Doğal Kozmetik Hammadde: Sınırsız Pınar mı?

1970’li yıllarda başlayan ‘yeşil hareket’ kozmetik ürünleri de etkilemiş ve tüketici ve dolayısıyla medyanın güdüsü ile kozmetik endüstride doğal kaynaklı hammadde
içeren kozmetik ürün hazırlama eğilimi başlamıştır. Kimyasal maddeler ile ilgili endişe sonucu bitkisel kaynaklı, organik veya marin özellikteki kozmetik ürünler ve çevre-dostu, kaynağı etik olan doğal madde/ürünler piyasada hızla yerini bulmuştur.

Filozof Dr. Rudolf Steiner’ın öğretisine göre insan vücudu, ruhu ve doğası ile dünyanın tüm varlıkları bir bütünlük içindedir. Bu felsefeden türeyen antroposofi vücudun doğuştan varolan kendi kendini iyileştirme özelliğini desteklemek için doğal hammaddeleri kullanarak sağlık ve cilt bakımını sağlamak amacına yönelik kişisel yaklaşımdır.

Organic Monitor’e göre "doğal” kelimesinin açık tanımı olmamasına karşın doğal kozmetik madde ve ürün alanında ciddi boyutta canlılık görülmektedir ve dünyadaki doğal ve organik pazarı yaklaşık olarak 7.9 milyar $’dır. Doğal kelimesi dünyada çok tartışılan bir konudur. Doğal kelimesinden kozmetik bilimcilerin anladığı "sentetik ve petrolden elde edilen maddelerden arındırılmış ve kimyasal işlem görmemiş olma durumudur”. Bu tanıma göre suyun bile doğal olup olmadığının tartışıldığı ortamda neyin doğal olduğu neyin olmadığı kuşku ile karşılanmaktadır. Doğal hammadde teriminin günümüzde kabul edilen tanımı "doğal (flora, fauna, mineral) yollardan elde edilen yenilenebilen/çok miktarda bulunan ve belirli amacı olan maddelerdir”.

Etiketinde doğal yazan her ürün doğal özellikte değildir. Örneğin, kozmetik ürünlerde sıklıkla kullanılan lanolin koyun yününün yağından elde edilir ve genellikle doğal ve saf olarak nitelendirilir. Oysa koyunlara çoğunlukla pestisit uygulanmaktadır ve saflaştırılmamış lanolinde kalabilecek eser miktardaki pestisit kolaylıkla insan derisinden geçerek yağlı dokuda birikim yapabilir. İngiliz Sense About Science Grubunun 2006 yılına ait raporunda, "tüm bileşenler doğal olsa bile, tüm ürünler bir dereceye kadar kimyasal karakter taşır. Dolayısıyla, ‘kimyasal içermez’ ifadesi yanlıştır” denmektedir. Lanolinin saflaştırılması da kimyasal işlem gerektirdiğinden saf lanolini bile ‘doğal’ olarak nitelendirme konusu dünyada tartışmalara neden
olmaktadır.

Tüketicinin bilinçlenmesi ile doğal maddelere olan eğilim günümüzde rekabet oluşturacak düzeye ulaşmıştır. 1980’li yıllarda ‘hayvan hakları’ bilincinin yayılması sonucu tüketicilerin hayvansal kaynaklı hammaddeleri reddetme noktasına gelmesi ile bitkisel kaynaklı kozmetik hammaddeler artan popülerlik kazanmıştır. Küçük/büyük tüm kozmetik üreticilerin hiçbir yasal yönetmeliğin olmadığı bitkisel hammadde içeren ürünleri uzun süre piyasada hükmünü sürdürmüştür. Daha sonra, bitkisel hammaddelerin de istenmeyen ve hatta toksik etkilere yol açabileceği görülünce farklı yasal yönetmelikler hazırlanmış ve günümüzde uygulanmaya başlanmıştır. Ancak, tüm dünyada kabul edilen tek bir yönetmelik halen de yoktur.

Organik gıda yönetmeliklerine uyan kozmetik hammaddeler ‘organik’ olarak etiketlenir. Çok açık söylemek gerekirse, yenebilen ve tarımsal olarak yetiştirilen doğal maddeler organiktir. ‘Sertifikalı Organik’ etiketli ürün en az % 95, ‘organik’ etiketli ürün ise en az % 70 organik madde (su ve tuz dışında) içermelidir. Kalan kısımlar da sentetik olmayan ve genetik olarak modifiye (GMO) edilmemiş maddelerden oluşmalıdır.

 Doğala ait standartların farklı olmasına karşın tüketiciler kendileri ve çevreleri için güvenli olan ürünleri almak istemektedir. Datamonitor’a göre dünyadaki tüketicilerin yarısı (% 52) doğal hammaddelerin kendileri için daha iyi olduğuna inanmaktadır. Ancak, gösterilen bu ilgi ile birlikte doğal ürünlerin etkinliği için kararsızlık yaşanmaktadır. Bu kararsızlığı yok etmek üzere kozmetik firmalarının tüketiciyi ikna edebilmeleri için daha fazla yol almaları gerekmektedir.

Günümüzde, bitkisel hammaddelerin kozmetik alanda kullanımına kuşku ile bakılmasının nedenleri, ürün etiketinde yalnızca ekstre yazması, kozmetik yarar açısından fazla sayıda bilimsel verinin olmaması, bitki ekstrelerinin birçoğunun toksik olması, ciltte iritasyon, dermatit veya
fotosensitizasyona yol açması, batch’ler (üretilen partiler) arasında standardizasyonun olmaması ve etkinliklerinin kozmetik taşıyıcı sistem içinde kesin olmamasıdır. Çok iyi bilinen doğal bileşiklerin bile toksik bileşenler içerebileceği bilimsel olarak gösterilmiştir. Hatta bazı bilim adamları sentetik maddelerin sıkı yönetmeliklere bağlı olmasından dolayı daha güvenilir olduğunu söylemektedir. European Organization of Cosmetic Material, Industry and Service- UNITIS (Kozmetik Madde, Endüstri ve Servis Avrupa Organizasyonu), "kozmetik ürünlerde kullanılan botanikbmaddelerin 800 adet CMR (Üretimde Karsinojenik, Mutajenik, Toksik) maddesi için test edilmelidir” standardını getirmiştir. Organizasyonun belirlediği 800 farklı grup maddenin bitkisel ekstre içinde olup olmadığının test edilmesi yukarıda bahsedilen kuşkulardan birisini ortadan kaldıracaktır.

Son yıllarda, yurtdışındaki yeni eğilim, bütün doğal hammaddelerin ve ürünlerin uluslararası kabul gören bağımsız kurumlar tarafından sertifikaya bağlanmasıdır. Sertifika veren kurumlar uluslararası katı standartlara uymaktadır. Örneğin, uluslararası kabul gören "Cosmebio” logosu bunlardan birisidir. Bugün Fransa’da 1700 adet "Cosmebio” sertifikalı ürün vardır. Ancak şunu da vurgulamak gerekiyor ki "Cosmebio” etiketli ürünler toplam doğal ürünlerin ¼’ünü oluşturmaktadır. Geriye kalan ¾’ü doğal etiketi taşımakla birlikte etik ve güvenli sayılmamaktadır. Avusturalya’nın en büyük organik sertifikalandırma kuruluşu Australian Certified Organic (ACO), Avusturalya’nın yanısıra Avrupa, Japonya, ABD, İsviçre ve İngiltere’deki organik işlemlerin sertifikasyonu için de akredite edilmiştir. Kozmetik üreticilerin başvuracağı sertifikasyon yolu
ABD’de Doğal Ürün Birliği (Natural Products Association- NPA) sertifikası iken Avrupa’da ECOCERT sertifikasıdır. Bu durum kozmetik üreticiler açısından kargaşaya neden olmaktadır. NPA ve ECOCERT bağımsız sistemlerdir. ABD, AB ülkeleri ve diğer ülkelerdeki ürünler bu sertifikalardan birisine sahip olduğunda tüm dünyada geçerlilik kazanmaktadır.

1991’de kurulan Ecocert, sertifikasyon ve denetleme görevini tüm kıtalarda 80’den fazla ülkede sürdürmektedir. Bu sistemlerin her ikisi de (NPA ve ECOCERT) ‘Çevre’, ‘Yeşil Kimya’, REACH (Registration, Evaluation, Authorisation and Restriction of Chemicals- Kimyasalların Ruhsatlandırma, Değerlendirme, Otorizasyon ve Kısıtlanması) ve ‘Kansere Yol Açan Maddeler’ konularında çok duyarlıdır.

Bir ürünün yukarıda bahsedilen sertifikalardan birisine sahip olması için inceleme hammaddeden başlar. Örneğin, bitki tohumunun nasıl yetiştirildiği, toplandığı, saklandığı, taşındığı ve işlendiğinin uluslararası standartlara uygun olup olmadığı incelenir. Ürünün geliştirilmesi sırasında kullanılan her yöntem ayrıntılandırılır ve her basamak incelenir. Her basamak uluslararası standartlara uygun olarak tamamlanırsa bitmiş ürüne ‘doğal’ logosu verilir. Bu aşamaların herhangi birisinde hayvanlar üzerinde test yapılması tüm dünyada kesinlikle yasaklanmıştır.

En geniş doğal nitelikli cilt bakım ürünü yelpazesine sahip ABD’de, 100’den fazla sertifikalı doğal ürün etkin bitki ekstresi içermekte ve sağlık açısından temiz olduğu kabul edilmektedir. Bu ürünlerin ambalajı ürünü uygulama sırasında kontaminasyona neden olmayacak şekilde tasarlanmıştır. Bunun yanısıra, ekstrenin içindeki etkin maddelerde kayba yol açmaması için üretimde yüksek sıcaklık, kimyasal koruyucu ve emülsiyon yapıcı madde kullanılmamıştır.
% 100 doğal olan kozmetik üründen bahsetmek olası değildir. Örneğin ABD’de papatya, kalendula, sarı kantaron, biberiye ve ıhlamur çiçeği ekstresinin yanısıra shea yağı, E vitamini ve sarı sabır içeren, kokusuz ve vücudu 24 saat nemlendirdiği, hassas ciltler için hipoalerjenik ve vücut için güvenli olduğu klinik olarak gösterilen vücut losyonu NPA tarafından % 99 doğal olarak sertifikalandırılmıştır. Ürünün hiçbir petrokimyasal ve sentetik madde, paraben, ftalat, alkol, lanolin, sodyum lauril sülfat içermediği ve hayvanlar üzerinde test edilmediği de rapor edilmiştir.

Antioksidan madde, yağ asidi, kolajen, resveratrol, hyalüronik asit, meyve asidi, kafein, farklı proteinler, antienflamatuvar madde, uçucu yağ, mineral, vitamin ve oligosakkarit gibi kozmetik yararı olduğu bilinen birçok madde grubunu içeren doğal hammaddeler günümüzde pazarda yerini almıştır. Doğanın sınırsız sanılan kaynaklarının tükeneceği bilincini yakalayan kozmetik bilimciler tüketimdeki etik konusunu öne çıkarmakta ve standardizasyona vurgu yapmaktadır. Önemli olan gelişmekte olan ülkelerde bu bilincin yerleştirilmesi ve üretici ve tüketicinin birlikte eğitilmesidir.
Günümüzde bilim dünyasına doğal/sentetik kozmetik ürünler açısından çelişkili bulgular sunulmaktadır. Örneğin, bir taraftan koku maddeleri katılmamış ürünler savunulurken diğer taraftan koku maddelerinin cilt üzerinde herhangi bir istenmeyen etkiye yol açmadığı bilimsel çalışmalarla gösterilmektedir. Özellikle, ülkemizde kozmetik ürüne eklenen düşük oranlarda bitkisel ekstrelerin var olması durumunda etikete ‘doğal veya organik’ yazılması tümüyle tüketicinin yanıltılmasına yönelik davranış ve etik dışı uygulamadır.

Sonuç olarak, tüm dünyada olduğu gibi doğal kozmetik pazarı yolunun çok başlarında olduğumuz ve insan vücudu ve çevreye bilimsel farkındalık ve etik anlayışın yaygınlaştırılması gerektiği açıktır.

Prof.Dr. Yasemin Yazan
Anadolu Üniversitesi Eczacılık Fakültesi
Eczacılık Teknolojisi Bölümü Başkanı